ÜRDÜN VADİSİ'NİN STRATEJİK ÖNEMİ

07 Aralik 2020

ÜRDÜN VADİSİ’NİN STRATEJİK ÖNEMİ

 

Mustafa Özcan

  Ürdün Vadisi ya da Gavr el-Ürdün olarak da anılan bölge, Batı Şeria’nın yaklaşık üçte birine tekabül etmektedir. Kur’an’da ‘gavr’ kelimesi Mülk Suresinin 30. ayetinde geçmektedir ve mealen şöyledir: “Bir de şunu sor: Suyunuz çekiliverse size akarsuyu kim getirebilir?” Burada kullanılan gavr kelimesi ile suyun derine inmesi ve çekilmesi ifade edilmektedir. Gavr Ürdün veya Ürdün Vadisi’nde Ürdün Nehri kıyısındaki basık ve eğik araziye denmektedir. Bu bölge, Batı Şeria ile birlikte 1967 yılında kaybedilen topraklar arasında yer almaktadır. İsrail, verimli bir bölge olmasından dolayı ve stratejik nedenlerle burayı topraklarına katmayı gözüne kestirmiştir. Bunun için münasip bir anı kollarken ayrıca Ürdün Vadisi ile birlikte Ölü Denizi de topraklarına katmayı hedeflemektedir. Nitekim 1967 yılında Batı Şeria ile birlikte Gazze Şeridini işgal etmiştir. Savaş sonrası işgal edilen topraklarla ilgili İsrail elitleri arasında iki görüş öne çıkmıştır. Görüşlerden birinde bu toprakların İsrail’e bağlanması tercihi ağırlık kazanmıştır. Diğer bir grup ise ilhaka karşı çıkmış ve gelecekteki siyasi uzlaşmalarda-pazarlıklarda kullanılmak üzere bu girişimin askıda tutulmasını savunmuştur. İkinci grup arasında nüfus kesafetinin artışıyla ilgili endişelerden dolayı bu bölgenin veya benzeri bölgelerin ilhakına sıcak bakılmamıştır. Zira, Batı Şeria ile Gazze Şeridi’nin nüfus ambarı olduğunu ve dolayısıyla zamanla devletin Yahudi kimliğini aşındıracağını ve sulandıracağını, toprak kazanma karşılığında artan Filistin nüfusunu barındırmayı İsrail’in geleceği için tehlikeli olacağını öngörmüşlerdir. Bu nedenle toprak kazanımıyla birlikte nüfus yükü getirecek denklemlerden uzak durmaya özen gösterilmiştir. Netanyahu’nun devletin ismi olarak İsrail’i yeterli görmeyip aynı zamanda Yahudiliğini vurgulayan bir kanun tasarısını Knesset’e sunması ve kabul ettirmesi de bu endişelerden kaynaklanmıştır. İsrail apartheid rejim gibi devletin Yahudiliğine sürekli vurgu yapmaktadır. Buna rağmen hiçbir zaman tatmin olmamakta ve kadim korkuları yatışmamaktadır.

    1963 ile 1969 yılları arasında İşçi Partisi’nden başbakanlık yapan Levi Eşkol İsrail’in endişelerine şöyle tercüman olmuştur: “Biz gelin değil mihr istiyoruz.” Burada mihr'den kasıt arazi, gelinden kasıt ise nüfustur. Yani sahipsiz bir toprak istemektedirler. Bu İsrail’in kuruluş felsefesine de uygundur. İsrail’in kurucu babaları kendileri için Filistin’in anlamını şöyle tanımlıyorlardı: "Topraksız bir halk için, halksız bir toprak!" Beyazların Kızılderilileri yok saymaları gibi Yahudiler de toprağın asıl sahipleri olan Filistinlileri yok sayıyorlardı. 

YİGAL ALLON’UN PROJESİ

   Haziran Savaşından hemen sonra Temmuz 1967 tarihinde İşçi Partili Savunma Bakanı Yigal Allon bir teklifte bulundu ve işgal edilen toprakların İsrail’e bağlanmasını istedi. Bakanlar kuruluna böyle bir teklifle geldi. Bölgesel bir uzlaşma ve çözüm teklifi de içeren Allon planına göre üç hedef gözetilmeliydi. İsrail ile Ürdün arasında güvenli bir sınır temin edilmeliydi. İsrail bu topraklarda oturan Arap sakinlerin işlerini tedvir etmekten ve hizmet götürmekten kurtulmalıydı. Bununla devletin Yahudilik vasfı (hem dini hem milli olarak) korunmalıydı. Üçüncü olarak da Yahudi halkının İsrail topraklarındaki tarihi hakları bu yolla vurgulanmalı ve tescil edilmesiydi. Kısaca Filistin topraklarının tamamen İsrail’e aidiyeti perçinlenmeliydi.

   Yigal Allon’un söz konusu projesi Ürdün Nehri boyunca uzanan Ürdün Vadisi’ni kapsama alanına almıştı. Ürdün Vadisi buna göre Nablus Dağları’nın doğudaki yamaçlarından Batı’da Cenin’e kadar uzanıyor ve buralar İsrail hükümranlığı altında kalıyordu. Çevresi ile birlikte Kudüs, Halil de İsrail’e bırakılıyordu. Geri kalan Batı Şeria toprakları ise Ürdün’e iade ediliyordu. Lakin İsrail’e bırakılan topraklar ile Ürdün’e bırakılan topraklar güvenlik kaygılarıyla tamamen birbirinden yalıtılıyor, arada tampon ve geçirmez topraklar bırakılıyordu. İsrail bu anılan hedeflere büyük oranda ulaştı. Halil kenti İsrail’in müstebah/serbest sahası oldu ve 17 Eylül seçimlerinden önce Netahyahu burada bir siyasi şov ve çıkarma yaptı. Güvenlik kaygıları nedeniyle yalıtma işlemi Ayrım Duvarı (utanç duvarı) vesilesiyle sağlandı. Son olarak Yigal Allon’un projesini sahiplenmek de Likud Başbakanı Netanyahu’ya kısmet oldu.

SEÇİM SAVAŞLARINDAN SEÇİM VAADLERİNE

   2008 ve 2009 yılında olduğu gibi yine İsrail liderleri seçim kampanyalarını baskın savaşlar üzerinden yürütüyorlar. Nitekim Ehud Olmert, Tzipi Livni gibi İsrailli siyasetçiler seçim takvimi yaklaştığında Gazze’ye saldırıyorlar. Böylece kamuoyunun desteğini sağlamaya çalışıyorlar. Netanyahu da Nisan ve Eylül (2019) seçimleri arefesinde Gazze’ye saldırı düzenlemek istemişse de askerî erkân buna karşı çıkmıştır. Gazze’ye seçim saldırısı yapamayan Netanyahu yine de boş durmamış ve her iki seçim arefesinde de seçmenlerine Ürdün Vadisi topraklarını en kısa zamanda İsrail’e katacağını vaat etmiştir.   

   İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu 17 Eylül tarihinde icra edilen 2019 yılındaki ikinci genel seçimlerden bir hafta kadar önce 10 Eylül tarihinde yaptığı açıklamada seçilmesi halinde ivedilikle Ürdün Vadisi’ni İsrail topraklarına katacağını duyurmuştur. Aynı şekilde nisan ayında düzenlenen genel seçimlerden önce de benzer bir vaatte bularak nisan seçimlerinde Netanyahu en çok oyu almış, fakat bir koalisyon hükümeti kuramadığı için 17 Eylül'de erken genel seçim kararı alınmıştı. İsrail televizyonlarından canlı yayınlanan seçim öncesi son konuşmasında Netanyahu, “İsrail'in doğu sınırı” diye tanımladığı Batı Şeria'daki Ürdün Vadisi'nde ve Lut Gölü'nün (Ölü Deniz) kuzeyinde 'egemenlik kuracağını' ilan etti. Netanyahu, bu adımı 'halktan açık bir şekilde yönetme yetkisi aldığı takdirde geciktirmeden hemen atacağını' söylemiştir. Binyamin Netanyahu, seçim kampanyası sırasında ülkenin güneyinde yer alan Usdud (Aşdod) kentindeki seçim mitingini çalan roket sirenleri nedeniyle kısa süreliğine yarıda kesmek zorunda kaldı. Korumaları tarafından adeta sığınağa kaçırıldı, indirildi.

İSRAİL SAVUNMA HATTI OLARAK GÖRÜYOR

    İsrail'in bu topraklarda inşa ettiği Yahudi yerleşim merkezleri, BM kararlarında uluslararası hukukun ihlali anlamına geliyor ama İsrail bu itirazları dikkate almıyor. İlk yerleşimler İsrail tarafından güvenlik kaygılarıyla sınır bölgelerinde inşa edilmişti. Şu anda Ürdün Vadisi'nin topraklarının yüzde 87'si askeri bölge ilan edildiğinden Filistinlilerin kullanımına tamamen kapalı durumda. Filistinliler bu şekilde kendi topraklarına giremiyorlar. Ayrıca Ürdün Vadisi topraklarının yüzde 7'si de doğal koruma altında (sit alanı) olduğu için yerleşime kapalı halde. Bölgede tahminen 65 bin Filistinli, 5 bin civarında Bedevi göçmen ve toplam 37 İsrail yerleşiminde 10 bine yakın Yahudi yaşıyor. Birleşmiş Milletlere göre bu yerleşimler yasa dışı kabul ediliyor.

  Bölgedeki yerleşim birimlerinde yaşayan İsrailliler, Ürdün Vadisi'nin İsrail toprağı olduğu düşüncesinde bulunuyorlar. Güvenlik açısından bunun böyle olması gerektiğini, İsrail'in risk alamayacağını söylüyorlar. İsrail'in Ürdün Vadisi'nin geniş kesimlerini boşaltması birçok Filistinlinin yerinden olmasını beraberinde getirdi. Sınır boyunda İsrailli askerlerin devriye gezdiği ve yer yer "mayınlı arazi" uyarılarının konduğu dikkat çekiyor.

 İsrail sadece kendi sınırını değil Ürdün Vadisi'nden Ürdün'e geçişi sağlayan Allenby Köprüsü’ndeki geçişleri de kontrol ediyor. Batı Şeria kimliği taşıyan Filistinliler bu sınırdan geçiş yapabiliyor. Batı Şeria'nın tamamında 140 yasa dışı yerleşim, 600 bin yerleşimci bulunmakta.

İsrail'in 1967'de Batı Şeria ve Doğu Kudüs'ü işgal etmesinden bu yana yapılan 140 kadar yerleşimde ise 600 bin Yahudi yaşıyor. Mart ayında (2019) ABD Başkanı Donald Trump, ülkesinin İsrail'in Suriye'den alınan ve iki ülke arasında anlaşmazlık konusu olmaya devam eden Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıdığını ilan etmişti. Filistinliler ise müstakbel bir Filistin devletinin Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze Şeridi'nin tümünü kapsamasını istiyor.

İsrail Yeşil Hat denilen 1948 topraklarını oldubitti ile toprakları ilan ederken 5 Haziran 1967’de işgal ederek eline geçirdiği topraklarda da Filistinlilere iade etmeyi düşünmüyor. Bu toprakları da aşamalı bir biçimde yerleşkeler üzerinden İsrail topraklarına katmak istiyor. Bunun en son misali de Ürdün Vadisi olmuştur.

 Ürdün sınırlarına paralel olarak yayılan Ürdün Vadisi ile birlikte Lut Gölünün kuzeyi (Ölü Deniz) 1.6 milyon dönümlük bir toprağa tekabül ediyor. Bu topraklar Batı Şeria’nın üçte birine denk geliyor. Bu topraklarda yaşayan Filistinliler bölgenin toplam nüfusunun yüzde 84’üne tekabül ederken Yahudi yerleşimciler de yüzde 16’lık bir nüfus dilimini teşkil ediyor.  

RABİN’İN TASAVVURU

  Orduda görevli iken lakabı “Kemik Kıran Rabin”e çıkan 1992 ile 1995 yılları arasında başbakanlık yapan İşçi Partili İshak Rabin görevde iken Ürdün Nehri ile ilgili bazı tasavvurlar ortaya atmıştır. Buna göre, kurulacak herhangi bir Filistin idaresinin asla Ölü Deniz’e kıyısı olmamalıdır. İsrail bunu engellemek için elinden geleni ardına koymamalıdır. Ayrıca yine kurulacak bir Filistin yönetiminin veya devletinin asla diğer Arap ülkeleriyle fiziki teması olmamalıdır. Yani Filistin sınırları asla Mısır ile Ürdün’e uzanmamalı ve bitişik olmamalıdır.  

   Benny Gantz'ın ve Mavi-Beyaz Partisi'nin de Ürdün Vadisi konusuna yaklaşımı Netanyahu’nun yaklaşımından farksız değil. Meseleyi güvenlik zaviyesinden değerlendiriyorlar ve talî olarak İsrail’in vazgeçilmez bir parçası olarak korunması gerektiğine inanıyorlar.  

 Ürdün Vadisinin de İsrail’e ilhak edilmesiyle birlikte gelecekte tasavvur edilen Filistin Devleti’nin kurulması için geride toprak parçası kalmıyor. İsrail, 1967 sonrası ele geçirilen toprakları birer ikişer yuta yuta Filistin Devleti’nin kurulması için gerekli ve yeterli toprak parçası bırakmıyor. 1967 yılında ele geçirilen toprakların Filistinlilere iade edilmesi, bırakılmasıyla birlikte Filistinliler topraklarının yüzde 22’sine kavuşacaklardı. Bununla birlikte İsrail’in oldubitti politikalarıyla birlikte bunu neredeyse sıfıra indiriyorlar. 1947 yılında BM’nin kabul ettiği Taksim Planı’yla birlikte Filistinlilere bırakılan topraklar tüm Filistin topraklarının yüzde 47’sine tekabül ediyordu. Filistinliler o vakit haklı olarak bu kurt planına karşı çıkmışlardır(*). Şimdi ise onun yarısından azına tekabül eden yüzde 22’yi de vermeye yanaşmıyorlar. Fiili işgal ve oldubittilerle birlikte Filistinlilere kalan toprak parçası yüzde 16’yı bile bulmuyor. Dolayısıyla bu kadar dar bir alana bir devletin sığdırılması ‘mucize’ kabilinden olsa gerektir. İsrail buna bile fırsat vermeyecektir. İsrail yerleşke politikalarıyla kademe kademe bilerek ve isteyerek Filistin Devleti’nin altını oyuyor.

 İsrail hep Filistin tarafında muhatap bulamamaktan yakınırdı. Bugün ise 1967 toprakları üzerinde bir Filistin Devleti kurulması fikrini konuşacak İsrailli bir politikacı aranıyor ama bulunamıyor. Bu hususta İsrail sağı başrol oyuncusunu temsil ediyor. 

  İsrailli politikacılar Filistin meselesini Ürdün üzerinden çözmek istiyorlar. Şaron gibi İsrailli siyasetçiler Ürdün’ü “alternatif vatan” olarak görüyor ve Filistin nüfusunun buraya sevkini ya da bir kısım toprak kaydırmasıyla birlikte Filistin nüfusunu Ürdün’ün omuzlarına yüklemeyi planlıyorlardı. Bu da Ürdün’de Filistinliler ile Ürdünlüler arasında bazen iç kargaşa ve çekişmeye neden olmaktadır. 1970 Kara Eylül olayları bunun tanığıdır. Diğer yandan Netanyahu, mahiyetini açıklamasa da Ürdün rejimine kol kanat gerdiklerini ve yardımda bulunduklarını söylüyor. Halbuki Netanyahu kaşıkla verse de kepçeyle alıyor ve Mescid-i Aksa ve kutsal İslam mekanlarının kontrolünü istikbalde Ürdün’den Suudi Arabistan gibi yeni dostlarının uhdesine kaydırmak istiyor.

 

 1993 yılında parafe edilen Oslo Antlaşması’ndan sonra 1998-1999 yılında Kudüs’le ilgili nihai müzakereler başlayacaktı. Lakin 1995 yılında İshak Rabin’in öldürülmesiyle birlikte ardından iktidar sırasıyla Netanyahu ile Şaron’a geçti ve bu isimler Rabin’in emanetine ihanet ettiler ve Oslo mutabakatını yürüyen süreçle birlikte geçersiz kıldılar. Bu nedenle 2000 yılında İkinci Camp David müzakerelerinin de sonuçsuz kalmasıyla birlikte görüşmeler kesintiye uğradı ve seneler akarak takvimler 2019’u gösterdi. Müzakereler kesintiye uğradığı yerden yeniden başlaması gerekirken aksine İsrailli politikacılar oldu bitti ile birlikte Oslo Antlaşmasını yok farz ediyor ve Rabin ile birlikte görüşmeleri toprağa, tarihe gömüyorlar.  Filistinliler kalanı korumakla İsrail ise kalanı yutmakla meşgul. Bununla birlikte final kapışması bitmiş değil. Zira ne yapsalar Filistinliler pes etmiyor, İsrail’in genişleme ve yayılmacı politikalarının sonuçlarını tanımıyorlar. 

*Necm Suresi, ayet 22: “Öyle ise bu çok insafsızca bir paylaştırmadır.”

 

Kaynaklar:

1-https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-49666213

2-https://arabi21.com/story/1212762

3- https://www.alquds.co.uk/ 11/09/2019 Maza yani dammu İsrail ligavri’l Ürdün