İsrail tarihinin son faslı Tetbir finali!
1426

İsrail tarihinin son faslı

TETBİR FİNALİ!

Mustafa Özcan

  Tüme varım veya istikra yöntemiyle birlikte Ben-i İsrail’in tarih boyunca seyri seferini beş altı fasla bölmek, ayırmak mümkündür.  İbranilerden öte Ben-i İsrail’in tarih sahnesine çıkmaları Mısır’a girişleriyle başlar.

DUHUL

Mısır’a güven içinde girin!

Kur’an-ı Kerim’de ilgili ayet şöyle demektedir:  Nihayet Yusuf'un yanına girdiklerinde o, anne ve babasını bağrına bastı ve: "Allah'ın dileğiyle, güven içinde Mısır'a girin" dedi (Yusuf Suresi 99).  Bu Hazreti Musa döneminde gerçekleyen Huruç aşamasının asimetrisi ve başlangıcıdır. Ben-i İsrail’in ya da Yakup Oğullarının Mısır’a girmeleri adeta Hazreti Adem’in cennetten yeryüzüne inmesi gibidir.  Bir başlangıç sahnesidir.  Hazreti Yusuf ile birlikte Ben-i İsrail Mısır’da bir topluluk haline gelmişlerdir.  Ben-i İsrail kaynakları Hazreti Yusuf ile başlayan süreçte Ben-i İsrail’in çoğalarak Mısır’da yaklaşık olarak 430 yıl kaldıklarını beyan eder.  Hazreti Yusuf döneminde Mısır, Firavunlar tarafından yani Mısır yerlileri tarafından değil de kölemenlerden bir kral tarafından yönetilmektedir.  İsrail Oğulları, Mısır’ın kendi kralları ya da firavunlar tarafından yönetildiği dönemlerde ayrımcılığa maruz kalırlar. Firavun İkinci Ramses Mısır halkını gruplara ayırmıştır. Hazreti Musa döneminde ise tahtının tehdit altında olduğunu hissetmesiyle birlikte tarihte eşi az görülen bir şekilde zulme ve ayrıma yönelmişti.  Gerilim içine girmiş bu da onu agresif hale getirmiştir. Ben-i İsrail kadınlarını sağ bırakırken erkek çocuklarını öldürüyordu. Mısır’daki varlıkları ise 4 asrı geçmiş ve başlangıçta Hazreti Yakup, Hazreti Yusuf ve Binyamin gibi aileden birçok Peygamber bu girişe tanıklık etmiştir.  Mısır’dan çıkışta veya Huruçta ise başlarında yine iki peygamber bulunmaktadır. Kardeş peygamberler;  Musa ile Harun!

 Mısır’a duhul veya giriş dönemi Hazreti Yusuf ve Esbat ile başlamıştır. Hazreti Yusuf bu suretle Mısır’a sultan olmuş ve ailesi ve yakınları da Mısır’a yerleşmiştir.      

HURUÇ

  Ben-i İsrail’in Mısır’daki final dönemleri huruçtur. Hazreti Musa bilindiği gibi Firavun’un sarayında büyümüş ve kader onu Ben-i İsrail topluluğunun başına lider olarak sevk ve naspetmiştir.  Firavun Ben-i İsrail’in Mısır’dan çıkışı noktasında ikircikli davranmıştır.  Öncesinde Hazreti Musa mucizeler göstermiş ve tanrılık iddiasındaki Firavun’u (İkinci Ramses olduğu sanılmaktadır)  Huruç konusunda zar zor ikna edebilmiştir. Bununla birlikte son anda karar ve fikir değiştirmiş ve sözünde durmamıştır. Ben-i İsrail’in gözleri yuvalarından fırlamış ve ‘ inna lemüdrekun/kıstırıldık’  demişlerdir.  Hazreti Ebubekir de Medine yolunda Sürake tarafından sıkıştırıldıklarında benzeri bir ifade kullanmıştır: ‘ütiyna/ulaşıldık, sarıldık’   

 Ramses, çıkış yolundaki Ben-i İsrail’i takip etmiş, sıkıştırmış ve son anda Kızıldeniz yarıldığında takibatını sürdürmüş ve burada ikiye yarılan denizin kapaklanması ve birleşmesiyle birlikte dalgalar arasında kalmış ve boğulmuştur. Tarihe bir ibret dersi olarak geçmiştir.  Son andaki imanı da fayda vermemiştir.  Akabinde Turu Sina’da 40 yıl boyunca hazırlık devresi geçirmişlerdir. Bu, nesillerin sosyolojik değişimi için gerekli olan bir devredir.  Ben-i İsrail burada bir olgunlaşma dönemi geçirir, çile çıkarır.  Bunun sonucunda Arz-ı Mev’ud’a girmeye ehil hale gelir.  Eski ve Mısır tortuları taşıyan nesil  inkiraza uğrar.  Zaman seleksiyonu ile birlikte aradan çekilir.  40 yıl boyunca Ben-i İsrail dönüşüm geçirmek için adeta manevi anlamda karantina altına alınmış, tutulmuştur.

Kur’an ve Tevrat’a göre Mısır çıkışı sonrası İsrailoğulları kronolojisi kısaca şöyledir:

   Hz.Musa önderliğinde Mısır’dan, “arde’l mukaddes/mukaddes topraklar”a doğru yola çıkan İsrail oğullarının rotaları ve bu rotadaki başlarından geçen olayların doğru kronolojisi yalnızca Tevrat’ın Tora adı verilen beş kitabının içerisindeki Çıkış, Sayılar, Levililer ve Tesniye kitaplarında yer almaktadır.

Tevrat İsrail oğullarının Mısır’dan çıkış kronolojisinin başlangıcını şöyle verir: “İsrailliler Fısıh Kurbanı'nın ertesi günü - birinci ayın on beşinci günü - Mısırlılar'ın gözü önünde kıvançla Ramses'ten yola çıktılar.”

Deniz geçişi:

            Tevrat’ta yer alan bu kronolojiye göre; İsrail oğullarının, Mısır’dan hicret etmeye başlamaları ile birlikte ilk başlarına gelen olay, denizin yarılma mucizesinin gerçekleştiği “deniz geçişi” kıssasının yaşandığı olaydır.  “Aynı gece Firavun Musa'yla Harun'u çağırttı ve, "Kalkın!" dedi, "Siz ve İsrailliler halkımın arasından çıkıp gidin, istediğiniz gibi Rab'be tapın. (…..) O gün Rab İsrailliler'i ordular halinde Mısır'dan çıkardı.” “Rab Mısır Firavun’u inatçı yaptı. Firavun sevinçle ilerleyen İsrailliler'in peşine düştü. Musa elini denizin üzerine uzattı. Sabaha karşı deniz olağan haline döndü. Mısırlılar sulardan kaçarken Rab onları denizin ortasında silkip attı. Geri dönen sular savaş arabalarını, atlıları, İsrailliler'in peşinden denize dalan Firavun'un bütün ordusunu yuttu. Onlardan bir kişi bile sağ kalmadı.”

   Hazreti Yusuf’un himayesinde güvenli bir biçimde Mısır’a giren İsrail oğulları çıkış vaktinde gayet nazik bir vaziyettedir. Hazreti Musa çalkantılı bir süreçle birlikte atalar yurduna dönüşü başlatmıştı. Bu süreç fetası olan Yuşa Bin Nun ile birlikte taçlanmıştır. Hazreti Musa’nın çabaları Yuşa Bin Nun ile taçlanırken Tâlût’un mücadelesi de Davud Aleyhisselam ile meyve vermiştir.  

 Ben-i İsrail arınma süreci olarak 40 yıl Tih Çölünde bir o yana bir bu yana salınıp durmuşlar lakin  buradan bir çıkış yolu  bulamamışlardır. Hazreti Musa’nın sürecini ikmal etmek ‘feta’ sı olarak anılan Yuşa Bin Nun’a düşmüştü.   Ben-i İsrail’i siyasi olarak peygamberleri yönetse de sonuç olarak yine istikra yoluyla iki yükselme dönemine, devresine tanıklık ettiklerini görebiliyoruz.  Bu iki yükselme dönemi peygamberleri döneminde olmuştur. Al-i İmran Suresinin 112’inci ayetinin de bahsettiği gibi Yahudiler ancak Allah’ın ya da insanların ipine sarılarak payidar olabilirler. Yeni Ahde yani Hazreti İsa dönemine kadar inişli çıkışlı devreler yaşamışlardır. Bununla birlikte bu devreler ‘ilahi’ devreler olarak ifade edilebilir.  Hazreti İsa’nın bisetinden sonraki devreler ise  ‘beşeri’ devreler olarak okunabilir.   İlahi çerçeveli dönemleri gibi beşeri olarak anılabilecek devreleri de inişli çıkışlı olmuştur.  İlahi çerçeveli dönemlerinde iki yükselme dönemlerine rastlıyoruz. Bunlardan birisi Yuşa Bin Nun ve onu takip eden devredir.  Yuşa Bin Nun Amâlika/Giants denilen bir kavimle karşı karşıyadır.  Ben-i İsrail bu kavmi ve yapılı oluşlarını gerekçe göstererek Hazreti Musa’nın peşine düşerek Atalar diyarına girmeyi reddetmişti. Bu kavim hala Ben-i İsrail’in kolektif hafızasında yaşamaya devam ediyor. Zaman zaman Filistinlilerle Amâlika /Giants kavmi arasında kıyaslamalar yapıyorlar.

 Bu topluluk ile ilgili algılar efsane ile gerçek arasında gidip geliyor. Ben-i İsrail’i onların üzerine sevk eden Yuşa Bin Nun olmuş ve savaşarak onları yenmiştir. Bununla birlikte Yuşa Bin Nun’un  beşeri evsafı da Amâlika /Giants topluluğuna uygun olarak anlatılmaktadır.  Belki de Ben-i İsrail Amâlika topluluğuna heves ederek özenerek liderleri olan Yuşa Bin Nun’u onların boyunda ve posunda tasvir etmişlerdir.  Bununla birlikte Yuşa Bin Nun’un fiziki yapısıyla alakalı İsrailiyat dışında elimizde bir veri yoksa da Kur’an Tâlût’un ilim ve fizikte genişlik verilen bir kişi olduğunu ifade eder. Bilindiği gibi Mısır’dan çıkışlarında da İsrail Oğulları şirke bulanmış Mısırlıların adetlerini terk etmekte zorlanmışlardır. Ben-i İsrail daima cellatlarına özenmiştir.  Bu çerçevede Mısır’dan çıkışlarında rol modelleri putperest Mısır ve Firavunlar olmuştur.  Keza Diaspora sonrası toplanma döneminde de Hitler’e özenmişler ve Filistinlilere Nazilerin kendilerine uyguladığı davranışları sergilemişlerdir.  Bir tarafta zulüm görüp diğer tarafta ise bu zulmü kendileri tatbik etmişlerdir.  Devler topluluğu diyebileceğimiz Amâlika Giants adeta  beşer  içinde dinazor soyunu temsil etmekte ve bunlar da dinazorlar gibi inkıraza maruz kalmaktadır.  Devlik özellikleri fizik itibarıyla mı yoksa metafizik itibarıyla mıdır?  Dünyanın bazı bölgelerinde Kenan diyarındaki gibi bu özelliklere havi insan topluluklarına rastlanmış veya hikâye edilmiştir. Tarihçiler Devlerle ilgili rivayetlerin efsane olup olmadığını hala tartışıyorlar. Bununla birlikte Ekvator, Patagonya gibi bölgelerde  geçmişte bu evsafta insan toplulukları yaşadığına dair kayıtlar bulunmaktadır.  Demektir ki Devler sadece Kenan diyarı insanları değildir veya Filistin’e has ve mahsus değildirler.  Günümüzde de Ruanda ve Burundi’de yaşayan ve aralarında katliamlar yaşanan Tutsilerle Hutuların hikayesi de geçmişin izlerini taşımaktadır.  Bu iki topluluk arasındaki en belirgin farkı, fiziki özellikler teşkil etmektedir. Tutsiler küçük ve kalkık burunlu, uzun boylu siyahilerdir. Hutu’lar da kısa boyludurlar. Kehf Suresinde zikri geçen Zülkarneyn de Yecüc ve Mecüc kavmine karşı iptidai özellikler taşıyan mustazaf toplumları fiziki  tedbirlerle koruma altına almıştır. Peygamberimizin haber verdiği gibi bu Sed’den her gün bir parça düşmekte ve bu suretle Yecüc Mecüc’ün  Zülkarneyn’in oluşturduğu fiziki engeli aşmaları an meselesi haline gelmiştir. Yecüc ve Mecüc de aynı şekilde Amâlika /Giants denilen dev beşeri yaratıklarla mukayese edilebilir.  Milattan önce Ben-i İsrail’in iki devrelik yükselişlerinden ilkinde Yuşa Bin Nun  Devlerin sırtını yere getirmiş ve sonunda Musa’nın (Aleyhisselam) emanetlerini Kenan diyarına ulaştırmıştır.

İkinci yükselme dönemleri ise yine 400 yıllık bir fasıladan sonra Tâlût, Davud ve Süleyman Aleyhisselam  dönemlerine denk gelmiştir.  Bu sırada da suyun öteki yakasında( Ürdün Nehri’nin ötesinde Batı Şeria’da) Câlût ya da Golyat yaşamaktadır.  Savaşçı dev olarak bilinmektedir. Heybeti karşılaşanlara ürperti vermektedir.  Davud Aleyhisselam kendisiyle mübareze/düello etmiş ve onu  ölümcül yerinden  sapanla avlamıştır.

Hazreti İsa’nın bisetinden sonra ise Ben-i İsrail’e yönelik ilahi inayet kesilmiş ve beşeri inayet dönemi başlamıştır.  İlahi güçle bağları kesilen Yahudiler beşeri güce tutunmuşlardır. İki bin yıldır Kral Mesih beklerken birisi Mesih İbni Meryem diğeri de Hazreti Muhammed olmak üzere iki büyük peygamberi izlemeyi becerememişlerdir. Bu nobranlıkları nedeniyledir. Allah onları Davud soyundan ve Davud gibi bir peygamber beklerken ve Mesih’i bu surette tahayyül ederken algılarının tersine  manevi yönleri ağır basan siyaset ötesi bir peygamberle imtihan etmiştir. Mülkün değil Melekût âleminin sultanını göndermiştir.  Bunun nedeni katılıkları, milli enaniyetleri ve yanlış algılarıdır.  Kral ve siyasi peygamber beklerken Cenab-ı Hak önce manevi ve ahlaki âlemin efendisi olan Mesih İbni Meryem’i göndermiş ardından da Hazreti Muhammed ile takviye etmiştir.  Ama bu keyfiyet onların algılarına cevap vermemiştir.  İkinci olarak peşinden Hazreti Muhammed’i göndermiş Hazreti Muhammed ise siyasi algılarına olmasa bile milli algılarına ters düşmüştür. Yoksa siyaset ile manevi cepheleri cem eden bir yönü olmakla ve bu yönüyle Ben-i İsrail’e hitap etmekle birlikte Hazreti Peygamberin ümmiler/goyimler arasından gelmesi milli algı ve telakkilerine ters ve aykırı düşmüştür. Bu cihetle de inkâra sapmışlardır. Böylece peygamberler yoluna tabi olmamakla, başlarının dikine gitmekle ilahi çizgiden sapmışlar, çıkmışlardır. Dini yapıları anakronik duruma sürüklenmiş, müncer olmuştur. Buna rağmen Yahudiler hala Ben-i İsrail peygamberlerinin çizgisinden gittiklerini ileri sürüyorlar.  Bu zeminde ‘atalar diyarı’ olarak gördükleri Filistin’in siyasi ve manevi tapusunu iddia ediyorlar.  İlahi planda anakronik duruma düşmeleri nedeniyle iman zemininde Hazreti Davud ve Süleyman Yahudilerin değil aksine Müslümanların atasıdır. Hazreti Peygamber de bunu çeşitli sözleriyle teyit etmiştir. Hazreti İsa sonrası nübüvvet konjonktürü Hazreti Muhammedin konjonktürüdür. Hazreti Musa bile gelmiş olsa Hazreti Peygambere tabi olma durumundadır.  Nitekim Hazreti İsa da İslam ümmeti  içinde bakiye misyonunu İslam dairesinde ikmal edecektir. Müstakil olmayacaktır.   Hazreti Peygambere tabi olacaktır.  Ne kan ne de inanç bağı olarak bu peygamberler artık Ben-i İsrail’in atası değildir. Paralelinde Ben-i İsrail veya İsrail oğulları onların ne siyasi ne de manevi varisleridir.    

 Arz-ı Mev’ud’a dönme konusunda Ben-i İsrail Hazreti Musa’ya serkeşlik ettiği gibi aynı zamanda Tâlût ile birlikte Ürdün Nehri’nin Batı yakasına geçişte de kesin talimatlara aykırı hareket etmişlerdir.. 

Ürdün Nehri ilk imtihanlarıdır.  İkinci imtihan ise Câlût ile savaşmaktır.  Kendilerine verilen Nehir’den geçerken bir iki avuç su içme dışına çıkmama talimatını veya ruhsatını ihlal etmişler ve karşıya geçtiklerinde ise bu yüzden savaşma takatları kesilmiştir. Zindeliklerini kaybetmişlerdir.  Kendilerinde Câlût ile savaşacak takat bulamamışlardır.  Nehir imtihanı ile arınma nöbetinden geçmişler ve katıksız olanlar azınlık olarak temayüz etmiştir. Bunlar arasında Hazreti Davud da bulunmaktadır.  Zafer bunların payına ve hissesine düşmüştür. Sabır imtihanından geçenler arza varis olmuşlardır. Şöyle bir formülden bahsetmek mümkündür: sabrı kuşanmış, arınma(temhis) imtihanını başarıyla atlatarak çelikleşen iradeye kavuşmuş ve katıksız hale gelmiş azınlık, girdiği toplulukla mücadeleyi kazanmaktadır.  

KISSADAN HİSSE

 İslam tarihi içinde Ben-i İsrail tarihinin izdüşümleri yaşanmıştır. Ben-i İsrail gibi İslam ümmeti de çeşitli badireler atlatmış ve çeşitli imtihanlara düçar olmuştur. İbraniler gibi Müslümanlar da Nehirle daha büyük dünya nehriyle ve nimetleriyle imtihandan geçmişlerdir. Peygamberimiz, ‘ ümmetimin imtihanı malla ve dünya iledir’ buyurmuştur. Dünya ise ahlaki ve manevi değerleri çürütmektedir. Müslümanlar Ben-i İsrail’in izinde birkaç defa Ürdün Nehrini geçerek Filistin toprağına ayak basmışlardır. Lakin hadislerde haber verilen Nehrin hat olduğu Müslümanlarla Yahudiler arasında gerçekleşecek savaş durumu henüz yaşanmadı. Zira böyle bir pozisyon İslam’ın zuhurundan beri yakalanamamıştı.  Yahudiler İsrail’in kuruluşundan beri ilk defa savaşacak bir topluluk haline gelmişlerdir.  Öncesinde dağınık bir halde idiler. İhbar-ı gaybi bugün tecelli etti. Bu bahse konu savaş iki taraf arasında son fasıl veya tetbir finali olacaktır.  Elbette bu haberler içinde Mehdi haberleri olduğu gibi Hazreti İsa’nın Babü’l Lüd’de Deccal’a yetişmesi ve yakalaması da vardır.  ‘Baş şerir’ olarak varlığına son verecektir.   Hazreti Musa ve Davud Aleyhisselam dönemlerinde Ben-i İsrail imbikten geçtiği gibi günümüzde de Müslümanlar genel olarak Şam bölgesi ve Ortadoğu’da imbikten geçiyorlar. Adeta  ‘temhis/arınma’ haliyle damıtılıyorlar. Çoğunluk oldukları halde azınlık hali yaşıyorlar.  Taife-i Mansura (muzaffer bölük) hadisi de bu duruma işaret etmektedir. Nitekim bu pozisyonu anlatan hadislerden birisi şudur:  "Ümmetimden bir bölük, muhaliflerden,  kendilerini yalnız ve yüzüstü bırakanlardan etkilenmeksizin kıyamete kadar yollarında yürümeye devam edecekler, hakkın yanında olacak ve hakkı ayakta tutacaklardır; başkalarının onlardan ayrılması kendilerine zarar vermeyecektir."

BABİL SÜRGÜNÜ

Huruç sürecinde Tih’de yönünü kaybeden ve çıkış yolu bulamayan 40 yıl aynı noktayı tepen İsrail halkı  daha sonra daha ağır bir imtihana tabi tutulmuştur. Bu meşhur Babil sürgünüdür.  Yahudi kaynakları Babil Sürgününü veya sürgün günlerini 70 yıl olarak tespit etmiştir.  Babil Kralı Nebukadnezar  M.Ö. 586  ile 587 yıllarında Kudüs’ü ele geçirip İlk Mabedi yerle bir etmiştir. Ardından da İbrani halkını peşine takıp sürgüne; Babil’e götürmüştür.  Bununla birlikte arkada kalan İbraniler veya İsrail Oğulları Mısır yönetiminin vaatlerine bakarak Babil’e kafa tutmuşlar; bunun üzerine Nebukadnezar yeniden bölgeye dönerek (597-598) Ben-i İsrail’i tenkil ve tedip etmiştir.  M.Ö. 537 yılında Pers Kralı Koreş (Cyrus) Babil sürgünündeki Yahudileri himayesi altına alarak yurtlarına iade etmiş ve İkinci Mabedin kuruluşuna da vesile olmuştur.  Kısaca Birinci Mabet Hazreti Davud ve oğlu Süleyman döneminde ve tarafından kurulmuştur. İkincisi ise Koreş zamanında ve onun yardımlarıyla ete kemiğe bürünmüştür. Bu açıdan Yahudileri sürgünden kurtardığı için Koreş iyi bir nama, şöhrete kavuşmuş ve efsane haline gelmiştir.  Belki de bu açıdan Ebul Kelam Azad bir tez geliştirmiş ve bu teze göre Kur’an’da Kehf Suresinde bahsi geçen  Zülkarneyn ( İki  Dönemli veya İki Boynuzlu)  Pers Kralı Koreş’in şahsından ibarettir.   Bazı ilahiyatçılar bu teze meyletseler de bu iddia düzeyinde bir tezden ibarettir.

DUVARDAKİ EL YAZISI

Koreş’in Babil’e aniden baskın yaptığı gece Babil Kralı Belşatzar’ın sarayının duvarına bir el karaltısı yansımıştır.    Babil kralı Nebukadnezar'ın oğlu Belşatsar (Baltazar diye bilinir), bir ziyafet esnasında salonun duvarına gövdesiz bir elin "Mene, tekel, ufarsin" kelimelerini yazdığını görür ve mânâsını öğrenmek için Danyal Peygamber'i çağırtır. Danyal Peygamber'in yorumu şöyledir: "Mene: Sayılı günleriniz sona erdi, Tekel: terazide tartıldınız ve eksik bulundunuz.  Ufarsin ise ‘Krallığınız sizden alındı ve Medlere ve Perslere verildi’ anlamına gelmektedir.  İşte ziyafetten sonra Babil’e baskın düzenleyen Pers Kralı  Koreş eylemleriyle bu yansımayı ve ibarelerini tabir etmiştir.

İşaya Peygamber bunu gerçekleşmeden 200 yıl, Koreş’in doğmasından da 150 yıl evvel haber vermiştir. Bu Endülüslü müfessir ve Endülüs Gazali’si olarak da anılan Ebu’l Hakem el Endülüsü (İbnü’l Berracan)  Rum Suresinin tefsirinde 61 yıl evvel  Kudüs’ün fethedileceğini haber vermiştir. 522 yılında yazdığı ve haber verdiği fetih tarihi 583 (hicri) yılıdır ki, nitekim bu yılda fetih Salahaddin Eyyübi’ye nasip ve müyesser olmuştur.  Selefi Nureddin Zengi ise nispeten genç yaşta vefatından dolayı bu şerefe nail olamamıştır.  Bununla birlikte Kadı Mühyiddin Bin Zekiyyüddin bunu Salahaddin Eyyübi’ye haber vermiştir.  Selefi Nureddin Zengi’nin de bundan haberdar olduğu bir gerçektir.  511 doğumlu olan Nureddin Zengi  fetih tarihini görebileceğini ummuştur.  Fethe psikolojik olarak çok hazırlanmış ve Aksa’nın minberini de fetih öncesi hazırlatmış ve Ahit Sandığı gibi bunu fethin sembolü olarak savaş alanlarında gezdirmiş, dolaştırmıştır.  Lakin kader yaveri olmamıştır.

İşaya Peygamber bir başka gaybi müjdesinde Fırat Irmağının sularının kuruyacağını ve Koreş ve ordusunun buradan kolayca karşı yakaya geçeceğini haber vermiştir.  Dediği gibi de olmuştur.  Bunun da günümüze akisleri var. Hadislerde Fırat Irmağının kuruyacağı ve altından altın bir dağın belireceğini, bunun üzerine insanların çatışacağını haber vermektedir. Bu altın dağın adeta lanetli bir dağ olduğu ve insanları çatışmaya ve felakete sürükleyeceği ifade edilmektedir. Petrol de siyah altın olarak bilinmektedir ve gerçekten de Irak petrol yağmacılarının istilasına uğramıştır. Petrole kan ve  gözyaşı bulaşmıştır.

Danyal Peygamberin Babil saltanatının Med ve Perslere verildiğine dair keşfi veya öngörüsü aynen gerçekleşmiştir.  Osmanlı sonrasında da benzeri bir durum yaşanmıştır.  Yazar İsmail Kara’nın Şeyh Efendinin rüyasındaki Türkiye adlı eserde benzeri bir durum vardır.  Cumhuriyetin ilk yıllarında ve inkılaplar döneminde Osmanlı bakiyesi Rahmi Efendi müritlerini kahriye bedduası çekmeye davet eder.  Lakin buna takaddüm eden gün veya günlerde bir rüya görür. Rüyasında Hazreti Peygamber Cihan Harbi sonrası dünyayı paylaştırmaktadır.  Trakya taraflarında mahcup vaziyette Mustafa Kemal durmaktadır ve yüzü öteye dönüktür.  Bununla birlikte Peygamberimiz yeni dağılımda Anadolu’yu ona pay eder.

DİASPORA/DAĞILMA SÜRECİ

  70 yıl sonra Ben-i İsrail’in bir kısmı Babil sürgününden Vadedilmiş Topraklara avdet eder lakin bazıları da yeni yurtlarında kalmayı tercih ederler.  Babil sürgününden sonra yurtlarına dönen ve İkinci Mabedi kuran Yahudiler milattan sonra ise ilahi ipi, tutamaklarını kaybederler ve lokal bir sürgünden ziyade küresel bir sürgünle karşı karşıya kalırlar.   Milattan 70 yıl sonra Yahudiler General Titus ve akabinde 120 tarihinde yine Romalılarca yeryüzüne dağıtılırlar.  Bu dağılma işlemine Yunanca diaspora (Arapça: Şetat) denilmiştir. Bu tabir dağınık Yahudilere âlem ve isim olmuştur. 

 Dağılma/diaspora döneminden sonra toplanma dönemi söz konusu olacaktır.  Kur’an buna ‘evvelü’l haşr’ yani ilk toplanma adını vermektedir. Ben-i İsrail’in yaşadığı genel süreç anlaşılmadan Kur’an-ı Kerim’in bu yöndeki tabiri de anlaşılamayacaktır. Nitekim de anlaşılamamıştır.

   Ahzap ve Medine Kuşatması sırasında Yahudiler Medine Vesikasının hilafına Müslümanlara kalleşlik yaparlar. Kitap ehli olmalarına karşılık Mekkeli Müşriklerle beraber olurlar. Bu da Müslümanlara haklı olarak zor gelir. Anlaşmalı oldukları bir topluluk tarafından arkadan vurulmuşlardır. Bu ihanet çemberinden sonra Peygamberimiz Ben-i Kaynuka, Ben-i Nadir Yahudilerini sürer. Bunun üzerine Haşr/Toplanma Suresi nazil olur.  İsra Suresi gibi Haşr Suresi de Tesbih’le açılır. Ayette, ‘ ehli kitaptan nankörlük ve inkar edenleri haşrin evveline doğru süren, çıkaran odur.’ Denilmektedir. Burada yer alan ‘lievveli’lhaşr’ ibaresini müfessirler Diyar-ı Şam’a (Filistin’e) toplanmalarının başlangıcı olarak yorumlamışlardır (http://www.islamnoon.com/Derasat/Zawal/ch1/awwal.htm ).Burada toplanmanın başlangıcından bahsedilmiyor. Demek ki dal bi’l ibare veya işaretle  toplanmanın sonuna da işaret ediliyor. Bu da Osmanlı’nın yıkılmasından sonraki sürece tekabül eder. 1917 ve 1948 sonrası süreçleri kapsar.  Hicri 7 tarihinden itibaren Medine ve civar bölgelerden sürülen Yahudiler Şam diyarında toplanmışlar ve 1300 kusur yıl sonra da onlara yeryüzüne dağılan öteki Yahudiler katılmış, eşlik etmiştir.   Demek ki toplanma süreci asırları içine almıştır.  ‘Lievvili’l haşr’ ibaresini İsra Suresinin 104’üncü ayeti ışığında anlamak gerekir. İki ayet birbirini tamamlamaktadır.  Söz konusu ayette ‘ci’na biküm lefifa/ Sizi gruplar ve kafileler halinde getirdik ’  buyrulmaktadır.  104 ve 110 ülkeden Yahudiler Filistin’de cem edilmiş ve hasredilmişlerdir.  Diaspora yani yeryüzüne dağılmadan iki bin yıl sonra Filistin’de yeniden toplanmışlardır. Toplanmanın başlangıcı, mîladî olarak Medine’den sürülmeleri, kovulmalarına denk gelen tarihtir.  Toplanmanın tam miadı ise 1948 tarihidir. Lakin bu Babil sürgünü dönüşü gibi Allah’ın iradesiyle olsa da rızasıyla değildir. Beşer ipine tutunarak ‘Atalar Yurduna’ dönmüşlerdir.  İsra Suresinin ilk ayetlerinde ve 104’üncü ahiret vadesinden bahsedilmektedir.  Kısaca Kur’an iki ifsat döneminden bahsetmektedir.  İki bozgun veya ifsat vadesinin sonuncusunda Yahudilerin Filistin’e toplanacakları haber verilmektedir. Meşhur çağdaş müfessirlerden Muhammed Mütevelli Şaravi haklı olarak bu iki ifsat yani bozgun ve büyüklenme devresinin İslami dönemle ilgili olduğunu zira Yahudiler karşısında tek bir muhatap kitleden bahsedildiğini bunların da Müslümanlar olduğuna parmak basmaktadır. Yine Muhammed Mütevelli Şaravi tefsir derslerinde İslam öncesinde Yahudilerin ikiyi aşan nice ifsat dönemlerine imza attıklarına işaret etmektedir (https://www. youtube.com/watch?v=olT6bXxvN2Y&feature=youtu.be ).

  Şaravi’nin yaptığı yerinde bir dirayet tefsiridir.  Bu iki ifsat döneminin ilki evvelü’l haşr yani Medine’den ihraç ve Şam’a yollanma ya da Şam’da toplanma döneminin hemen öncesine denk gelmektedir. Bugün Müslümanlara yönelik küresel kuşatmanın başını yine Yahudiler çekiyor.  Ahzap kuşatmasında da baş rolde yine onlar vardı.   1948’de haşrin/ toplanmanın evveliyle ahiri buluşmuş, birleşmiştir.

Nesefi Tefsirine göre Peygamberimiz Ben-i Nadir’i sürdükten sonra arkalarından şunu söylemiştir:  Umdu lievveli’l Haşr ve inna ale’l eser: Siz Haşrin yani toplanmanın başlangıcına doğru gidin, yollanın biz de sizi takip edip, arkanızdan geleceğiz! Hazreti Peygamberin  bu sözü iki şekilde anlaşılabilir. Bunlardan ilki, Hazreti Ömer dönemini kastederek gittiğiniz yerlere veya Şam’a arkanızdan gelecek Şam/İlya gibi bölgeler de bize katılacak, oraları da fethedeceğiz. İkinci anlam daha muhtemeldir ve şu demektir:  Sizin Filistin’e toplanmanızdan sonra taşın ve ağacın dile geldiği, size karşı tanıklık ettiği sırada sizle yeniden hesaplayacağız.  Filistin’e döndüğünüzde Mehdi veya ahir zaman halifesi sizleri tenkil edecek ve yerlerinizden sökecektir. Ya aslınıza yani peygamberleriniz çizgisine döneceksiniz ya da imha edileceksiniz.  Kur’an buna İsra Suresinin 7’inci ayetinde  ‘tetbir finali’ diyor.  ‘Sizi Medine’den sürdüğümüz, söktüğümüz gibi toplandıktan sonra da Filistin’den yeniden sökeceğiz’ anlamındadır. Kur’an evvülü’l haşr demiş ama gerisini açık bırakmıştır.  Neden? Esasında vadü’l ahire/son vade bunu da kapsamaktadır. İkinci olarak, Kur’an’da yer alan birinci cahiliyet tabirinin (el cahiliyetü’l ula) de arkası açıktır. Keza Kur’an Birinci Ad kavminden bahsetmektedir.  Mansur Abdulhakim gibi kimileri bu bağlamda  ‘dal bi’lişare’ yöntemiyle İkinci Ad kavmine de işaret edildiğini ifade etmektedir. Buda onlara göre günümüzde Amerika Birleşik Devletlerine tekabül etmektedir (Mansur Abdulhakim Nübüat İlahiyye/İlahi Haberler, Mansur Abdulhakim, Daru’l Kitap el Arabi, s: 109).

YIĞILMA VE TOPLANMA DÖNEMİ

  Huruç, diaspora dönemlerini yeniden yığılma ve toplanma dönemi takip edecektir. Bu dönemin içinde de İkinci Vade veya İkinci İfsat dönemleri de saklı bulunmaktadır.  Gerçekten de bu dönemde Filistinlileri ezdikleri kadar aynı zamanda İslam ile mücadele etmekte ve İslam’ı terör dini olarak yaftalamakta ve Müslümanlara yönelik küresel kampanyalar düzenlemektedirler.  İkinci Dünya Savaşı döneminden farklı olarak Batı sağını da yanlarına, arkalarına alan Yahudiler dünyanın ali kıranı baş keseni haline geldiler. Büyüklenmeleri o hale geldi ki Bernard Henry Levi gibi filozof bozuntularının başı çektiği bir grup Kur’an-ı Kerim’den Yahudilerle alakalı, siyaset ve devletle alakalı ayetlerin çıkarılmasını istiyorlar.  Kur’an-ı Kerim’i, din adamlarına, hahamlarına emanet edilmiş bir metin zannettikleri kesin.  Genlerinde kitabı değiştirme geleneği olduğundan dolayı Kur’an-ı Kerim’in istisnai bir kitap olduğunu anlayamıyorlar. Şuur altları yeniden harekete geçiyor.  Diğer kitapların korunması din adamlarına havale edilmiş iken Kur’an bizzat Allah tarafından korunuyor ve tekeffül ediliyor.       


    İkinci İfsat dönemlerine müteallik olarak Kur’an-ı Kerim şişinme ve büyüklenmelerine de atıfta bulunuyor! Peki, bu nasıl olacak. Bunun imkânı ve zemini  ‘ekseri nefira’  ifadesinde gizli. Mallarla ve çocuklarla sizi takviye ettik ifadesinin hemen akabinde ‘ekserü nefire’ ibaresi yer almaktadır.  Mal ve çocukları imdat ve takviye etmek Yahudilerin çok olduklarını göstermez.  Edy Cohen isimli gazeteci de Türkiye’de doların fırlaması üzerine bir Yahudi’nin dünyanın yarı servetine haiz olduğunu böbürlenerek anlatmaktadır. Bir Yahudi dünyaya bedel demektedir (https://www.aa. com. tr/tr/ dunya/israilli-akademisyenden-turkiye-ekonomisine-yahudi-lobisi-tehdidi/1158420 ).  İşte Kur’an’da bahsedilen ifsat ve böbürlenme budur.  Bunlar Karun’un çağdaş kopyaları, versiyonları.  Masonluk gibi palyatif yollarla judaizer kılığında destekçileri de olabilir. Bununla birlikte kitle olarak onlar hiçbir zaman çoğunluğu teşkil etmezler. Azınlığın da azınlığı pozisyonundadırlar.  Dünyadaki toplam nüfusları 12 ile 20 milyon arasında bir yerde durmaktadır.  Bununla birlikte ‘ekserü nefira’ ibaresi Yahudilerin böbürlenme ve büyüklenme vesilelerine işaret ediyor.  Ekseri nefira ibaresi silah ve mühimmat üstünlüğü anlamına geldiği gibi mobilize edilebilecek kitle anlamına da geliyor. Kısaca ABD’nin garantisiyle İsrail bölgede nitelikli silah üstünlüğünü ele geçirmiştir.  Kısaca, BM ve dünya mahfillerinde ve borsalarında sözleri geçmekte ve bu kurumları kendi lehlerine seferber edebilmektedirler. Nefirin açılımlarından birisi de ‘en ennefir el am’dır ki genel seferberlik anlamına gelir. Araplar bunu ta’bie tabiriyle de ifade ederler. En geniş zeminde insanları seferber edebilme imkânına sahiptirler ve bu imkânı kendi lehlerine kullanabilmektedirler. 

TETBİR FİNALİ

Toplanma ve haşir sürecinin sonunda tetbir finali yani imha süreci vardır.  Haşri tetbir süreci izlemektedir. Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde ‘tetbir’ ifadesi geçmektedir.  Tetbir “yerle bir etmek, tahrip etmek” anlamına gelmektedir.   İsra Suresinin ilk ayetlerinde şöyle buyrulmaktadır :” İkinci Vade gelip çattığında yüzleri kararacak, diktikleri yapılar ‘yükseltileri) yerle bir edilecektir…”

  Hamas liderlerinden İsmail Heniye İsrail’in ‘tetbir dönemine’ ve finaline girdiği görüşünü taşımaktadır. Abdullah Azzam’ın oğlu Huzeyfe aynı kanaattedir.  Huzeyfe Abdullah Azzam şunları söylemektedir :” Allah’ın izniyle şimdi biz ‘yüzleri kararacak’ safhasındayız.  Bu merhaleyi de ‘ilk defa girdikleri gibi Mescid’e (Aksa) girecekler ve diktikleri yapıları (yükseltileri) yerle bir edeceklerdir” merhalesi izleyecektir.”  Bundan sonrasında Huzeyfe Bin Abdullah Azzam şunları söyleyecektir :” Bunu uzak bir ihtimal olarak görürler. Ben ise göz açıp kapama mesafesinde belki de daha yakın mesafede görmekteyim…”

ÜÇÜNCÜ MABED

Yahudiler mevhum devletlerini ebedileştirmek için Kudüs’e ve özü Mescid-i Aksa’ya el koymak daha doğrusu yıkarak yerine tasarladıkları Süleyman Mabedini ( Üçüncü Mabet) dikmek istiyorlar. Hâlbuki Üçüncü Mabet  ayakta ve faaliyettedir.  Hristiyanlık döneminde atıl kalan Mabet bilahare İslami dönemde yeniden aktif hale gelmiş ve faaliyete geçmiştir.  Müslümanlar tarafından Mescid-i Aksa şeklinde ete kemiğe büründürülmüştür. Bunun yerinin Davud veya Süleyman Aleyhisselam’ın kurmuş olduğu mabedin yerinde olup olmaması, ona tekabül edip etmemesi  tali bir meseledir. Meselenin özüyle alakalı değildir.  Hristiyanlık yani Yeni Ahit nasıl ki eski ahdin bir devamı ise İslamiyet de müheymin ve cami olarak bütün semavi vahiylerin özünü barındırmaktadır.  Bu itibarla Hazreti İsa ve Hazreti Musa’nın manevi varisidir. Bu itibarla, Kudüs şehrinde Müslümanlar Üçüncü Mabedi faaliyete geçirmişlerdir.   İnanç bağıyla Musevileri veya otantik Museviliği İslamiyet temsil etmektedir.  Ne inanç bazında ne de kan bazında mevcut Yahudilerle kadim Ben-i İsrail arasında bir bağ vardır.   İnanç bağı asaletiyle Müslümanlar üzerinden devam etmektedir.  Kan bağı ise Arthur Koestler’in  13’üncü Kabile kitabı da bunu ortaya koymaktadır.  Bugünkü Yahudiler İslami tabirle ‘düey’ yani iddia düzeyinde, makamında Musevidirler.  Hazreti Peygamber Hazreti Hüseyin için ‘sibtun mine’l  esbat’ buyurmuştur. Bu Hazreti Hüseyin’in Hazreti Peygamberin torunu olduğu vurgusunu taşıdığı gibi aynı zamanda onu Yakup’un çocuklarıyla eşitlemedir.  Kısaca Hazreti Hüseyin Arap olduğu gibi aynı zamanda Ben-i İsrail’e de benzerlik arz etmektedir.  Hadis şarihleri Hazreti Hüseyin’in ‘sıbt’ ifadesiyle, tek başına bir ümmet ve bir bölük  olarak tasvir edildiğini  ifade etmişlerdir ( Vakafat Mea Sireti’n nebiyyi el Mustafa Muhammed, Abdulmün’im Mustafa Halime, Guraba Yayınları,s: 171).

 Müslümanlar İslam’ın ilk günlerinde 16 veya 17 ay boyunca kıble olarak Mescid-i Aksa’ya ya da Kudüs’e yönelmişlerdir. O sıralarda Kudüs’te orjinali üzerine Mescid-i Aksa  veya Tapınak denilebilecek bir yapı bulunmuyordu.  Demek ki,  Mescid-i Aksa taşlardan veya siluetten ibaret bir yapı değildir.  Üç defa ete kemiğe büründürülse de sonuç itibarıyla manevi temelleri olan bir yapıdır. Bu da genel olarak Kudüs toprağıdır.

Hazreti Peygamber de  Aşura meselesiyle bağlantılı olarak Musa Aleyhisselam’ın  manevi mirası konusunda ‘nahnu ehakku ve evla min Musa minküm’ buyurmuşlardır.  Müslümanların Hazreti Musa’nın mirasını temsil ve temellükte Yahudilerden daha ehliyetli olduklarına parmak basmıştır. Bununla birlikte Yahudiler Üçüncü Mabede ancak İslam inancı üzerinden ortak olabilirler.  

Peygamberler döneminden sonra Yahudiler onların mirasını temsil edemez hale gelmiş ve anakronik bir duruma düşmüşler ve yapıya bürünmüşlerdir.  Onların yerini Müslümanlar doldurmuştur. Bu itibarla, Üçüncü Mabet Müslümanlara aittir ve Mescid-i Aksa olarak bildiğimiz çitin kendisidir. Öyle ise Yahudiler hangi Mescid-i  Aksa’yı arıyorlar, kurmak istiyorlar?  Onların kurmak istedikleri mabet küresel Mescid-i Dirar hükmündedir.  Bu itibarla aslında yıkmak istedikleri Mescid-i Aksa üçüncü mabettir ve bu mabet maddi ve manevi olarak Müslümanların mülkiyetindedir.  Onlar bu Mabede yabancılaşmışlardır.  Kısaca Yahudiler kurmak istediklerini yıkıyorlar.  Kuracakları Mabet de ismen Hazreti Davud ve Süleyman’ın adına olsa da onları temsilden uzaktır. Onların tasavvurundaki Mabet Deccal mabedidir.  İlahi plana aykırılıkları onları anakronik hale getirmiş ve Deccal’a taraftarlığa götürmüştür. Onların bu fesatları ‘tetbir finali’ ile bertaraf edilecektir.

Paylaş:
3 Nisan 2020