BİR İŞARET YETER
1840

BİR İŞARET YETER

Şeyma Çiçek

Sembolik anlatım; görünmeyeni, görünen bir cisim veya şekil üzerinden anlatma yöntemidir. Bu şekilde, sözlü iletişim olmaksızın, küçük bir işaret veya görsel üzerinden önemli bir mananın hızlıca aktarılması mümkündür. Günlük hayatta da sembolleri birçok yerde kullanırız. Trafik işaretleri yolda nasıl gideceğimizi bize gösterirken, imlâ kuralları da bir yazıyı daha rahat okuyup anlayabilmemizi sağlar. Renklerin, çiçeklerin taşıdığı mesajlardan kullandığımız markalara kadar her yerde semboller ile karşı karşıyayız. Aynı zamanda kültürel simgeler, yüzlerce yıllık tarihi birikimi yeni nesillere aktarmada önemli bir rol oynar. Fakat bu geleneksel sembollerin temelindeki mesajı anlamak ve onların sessiz dilini çözebilmek için daha derin bir bilgiye ihtiyaç duyarız.

‘Kültür Bilimi’ isimli çalışmasında L. White kültürü; ‘sembollerle ifade edilen maddi öğeler, davranışlar, düşünceler ve duyguların bir örgütlenmesi’ olarak tanımlar. Demek ki kültür, semboller ve maddi varlıklar ile taşınır, düşünce ve duygu ile birlikte bir bütün oluşturur. Günümüzde iletişimde ülke sınırları kalktığı için artık farklı toplum yapılarının gizli mesajlarına kolayca muhatap olmaktayız. Böylece baskın kültürün kendine has olan figürleri çeşitli algı yönlendirmeleri ile yaygınlaşmakta ve diğer toplumlar tarafından kabul görmektedir. Fakat bu simgeler, çoğunlukla ait olduğu toplum yapısının değerlerine de işaret ederler. Amerikan kültürünün birçok ülkeyi ele geçirmesi; şüphesiz ekonomik gücün ürünler, reklamlar, sanatsal faaliyetler üzerinden zihniyetleri işgal edebilmesi ile mümkün olmuştur. Sözgelimi barış sembolü diye medyada sürekli yer alan belli bir simge, küresel ölçekte kullanıldığında herkes tarafından evrensel bir sembol gibi kabul edilebilir. Nitekim, bugün herkesin barış simgesi kabul ettiği işaret yine politik bir sebeple üretilmiştir.

Zihniyetimizin şekillenmesinde bu kadar önemli bir yeri olan semboller özellikle çocukluğumuzda bizi çok etkiler. Okul öncesi dönemde, çocuğun dünyasında henüz kelimeler şekillerin yerini almazken öğrenilen bazı simgeler zihinlerde çabucak yerleştiği için, bu yaş evresinde bir çocuğa geniş manada kültürel birikim verilemese de işaretler üzerinden önemli bazı değerler hissettirilebilir.

Gelelim, özellikle gençlerin ve çocukların sürekli muhatap olduğu görsel ve yazılı ürünlerdeki çeşitli sembollere... Bilhassa büyük nüfuza sahip tüccarlar, medya patronları ve nicesinin ilk hedefi para kazanmak olsa dahi kendi medeniyet havzalarının değerlerinden azade bir iş yapamazlar ve ürettikleri ürünün bir değere yaslanması gerektiğini düşünürler. Grafik tasarımcılar sembolik tasarımın önemini şu şekilde ifade ederler:“İmgeler bir fikri veya çok fazla bilgiyi hızlıca aktarma yetisine sahiptir, imgelerin grafik tasarımda belirgin bir önemi olmasının sebebi de budur. Biliyoruz ki, bir resim bin sözcüğe bedeldir, işte bu nedenle imge seçimi ve sunumuna yeterli vakit ayırmaya değer.” (2)

Bu kadar bilinçli bir çaba ile üretilen sembol, logo, amblem ve çeşitli görsellerin zihniyetimize etkisindeki en büyük tehlike, küresel ölçekte düzenli olarak gösterilen işaretlerin arkasındaki mesajın ne olduğuna dair bilgi ve bilinç sahibi olmamak, olumsuz bir sembole çok muhatap olarak arkasındaki mesajı içselleştirmektir. Örneğin; gündemde oldukça fazla bulunan cinsiyet karşıtı grupların kullandığı renk motifleri, gökkuşağı teması hemen her eşyada kullanılmakta; oyuncaklara, filmlere kadar bu sembollerin yerleştirilmesi suretiyle cinsiyetsiz bir toplumsal zihniyet algısını hazırlamak için bilinçaltı çalışmalar yapılmaktadır. İnsanın doğası gereği yanlış olan bir şeye, hatta bir yalana bile fazlaca telkin sonucu inanma eğilimi olduğunu göz önüne alırsak, bu yöntemin oldukça etkili olduğunu söyleyebiliriz. Yakın bir zamandan beri bazı Avrupa kentlerindeki yaya geçidi lambalarında cinsiyetsizlik mesajı veren bir şablon ile kırmızı ve yeşil ışık işareti kullanılmaktadır. Dünya markası olan tüketim ürünlerinde de benzer şekilde üreticinin kendi yaşam görüşüne ait değerleri ifade eden sembolik tasarımlar mevcuttur; bu da ayrıca uzun bir araştırma konusudur.

Demek ki, güç sahibi her kimse kurumlara verdiği isimden ürettiği ürüne kadar birçok şekilde kendi dünya görüşünü ve arkasındaki medeniyet havzasını yansıtıyor. Bu bağlamda çizgi filmler ve yetişkin film-dizi endüstrisi, kültür aktarımının semboller üzerinden pazarlanmasının en bariz örneklerini gösterir.

Son yüzyılda ideolojik savaşlar sebebiyle de hemen hemen her görsel yapımda bilinçli bir propaganda tekniği bulunmaktadır. Tom ve Jerry çizgi filmi Hitler’in Yahudilere fare yakıştırmasına karşılık, zeki bir farenin çevik bir kediyi nasıl yenebildiği üzerine kurgulanmış ve yahudi yazarlar tarafından üretilmiştir. Benzer şekilde Simpson ailesindeki görseller ile verilen mesajlar; çoğu dizi veya filmde olumlu-olumsuz karakter isimlerinin bilinçli bir şekilde seçilmiş olması, bizi fark etmediğimiz şekilde etkilemektedir.

Film ve diziler kadar pop müzik endüstrisi de ‘sembolik değer pazarlanması’ için oldukça elverişli bir sahadır. Madonna’dan Lady Gaga’ya ve son zamanlarda moda olan cinsiyetsiz şarkıcılara kadar, etki alanı oldukça genişlemiş çoğu meşhur kimsenin aynı merkezden üretiliyormuş gibi davrandığını gözlemleyebiliriz. Özellikle sahne sanatı ve etkileyici görsel sunumlar sayesinde bu yıldızları parlatılan şarkıcılar, kitleleri manevi uçurumlara iten birer tirana dönüşmekte; konser salonlarında kullandıkları birçok sembolik imge, kıyafet, kompozisyon sayesinde adeta bir sapkın âyin icra etmektedirler.

Sanat, Mimarî ve Medeniyet Sembolleri  

“Yunus'un mısralarını kanatlandıran imanla, Mesnevî’deki pırıltılar aynı ezelî nurdan. İslamiyet Süleymaniye’de kubbe, Itrî’de nağme, Bakî’de şiir.” Cemil Meriç

Tarihin ilk devirlerinden bu yana insanlık çeşitli efsanelere ve efsaneleşmiş gerçekliklere fazlaca önem atfetmiş, bazı kahraman kralları tanrılaştırmış, eşya veya olaylara çok çeşitli manalar yüklemiştir. Hint’ten İnka’ya; Asya’dan Avrupa’ya her coğrafyada insan kendi kutsalını taşa-toprağa, eşyaya kazıyarak gelecek nesillere aktarılmasını sağlama temayülündedir. Aydınlanma devri sonrası pozitivist modern Batı zihniyeti dinden bağımsız görünse bile, diğer medeniyetler ile karşı karşıya geldiğinde tutunduğu dal yine kendi inanç sistemlerine ait unsurlardır. Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, her medeniyetin inşa ettiği yapılar, sanatı ve kullandığı simgeler bir bakıma diğer medeniyetlere karşı meydan okuma niteliği taşır.

Örneğin Amerika’nın devlet olarak sembolü sayılan Özgürlük Anıtı’nın bazı film ve çizgi filmlerde sık sık yer aldığına şahit oluruz. Bir film sahnesinde, Dünya’ya çarpan göktaşı yeryüzündeki düzeni yerle bir ederken, arka planda dev Özgürlük Anıtı’nın devrilişi yer alır. Felaketin büyüklüğü bu şekilde gösterilirken olağanüstü bir güç olmadıkça bu anıtın asla yıkılamayacağı mesajı da izleyiciye verilmiş olur. Özgürlük Anıtı’nın yapılış hikâyesi de ayrıca bir tartışma konusudur ve heykelin yapılışının Osmanlı Devleti ile doğrudan ilgisi vardır. Amerika’nın resmi kuruluşundan sonra ortaya çıkan tarihi dayanak ihtiyacına binaen Antik Roma özgürlük tanrıçası Libertas’a benzetilen heykel, elinde sönmeyen sembolik bir ateş tutmaktadır. Benzer şekilde Olimpiyat oyunlarının ilk günü yakılan ve oyunların son gününe kadar meşalede yanmaya devam eden ateş de aynı şeyi sembolize eder: Ebedîlik... Böylece medeniyetler, kendi tarihlerinden tevarüs ettikleri abidevî-simgesel yapılar sayesinde halka sessiz dersler verirler.

Ayrıca bir de kara propaganda amacıyla yapılan eserler vardır ki; en belirgin örneklerini Osmanlı hakimiyetinin Avrupa’dan çekilmeye başladığı şehir olan Viyana’daki birçok eserde okumak mümkündür.

Arsenal Savaş Müzesi’nde ayaklar altında ezilen yeniçeri başı, kahramanlar meydanında askerlerin ayaklarının altında ezilen Hilâl motifi, savaş resimlerinde 2. Viyana Kuşatması’ndan mağlup şekilde dönen Kara Mustafa Paşa’nın ve çeşitli Türk askerlerinin oldukça çirkin resmedilmesi elbette müzeyi gezenlerin zihninde amaçlanan savaş sahnelerini canlandırmaktadır.

Peki çeşitli iletişim kanallarından maruz kaldığımız bunca mesaj yoğunluğuna rağmen, bize faydalı ve bizim için önemli olan mesajları seçebilmek nasıl mümkündür? Elbette kendi değerlerimize has sembol ve remizleri öğrenerek, kullanarak ve okumayı bilerek ancak kendimiz olarak kalabiliriz ve ‘diğerlerini’ de işaretlerinden tanıyabiliriz. Burada amaç ötekileştirmek değildir, bilakis herkesin kendi olarak kalabilme özgürlüğüdür. Çünkü biz hangi medeniyet havzasını kendimize miras edinirsek o geleneğin nesli oluruz.

Kendi medeniyet havzamızdan verilebilecek en güzel örnek; ecdadımızın İstanbul’u fethettikten sonra kılıç hakkı olarak Ayasofya’yı tevârüs etmesi; sonrasında bir adım da öne geçmek suretiyle Süleymaniye’yi inşa etmesidir. Ayasofya, Fatih Sultan Mehmed’in vakfı olarak başlı başına sembolik bir anlam taşımaktadır. Bugün tüm dünyanın dikkati hala Ayasofya’nın üzerindedir. Zira Ayasofya, İstanbul’un ilk mâbedi olarak İstanbul’un fethinden evvel Hrıstiyanlığın merkeziydi ve dünyanın en eski katedraliydi. Mimar Sinan’ın çeşitli desteklerle kuvvetlendirdiği muazzam yapı, bugün İstanbul’da en çok ziyaret edilen camilerden biridir. Mevcut haliyle içinde ibadet edilmese ve resmi statüsü müze olarak geçse de milletimiz Ayasofya Camii’ne özel bir önem atfetmektedir. İstanbul’un fetih sembolü Ayasofya iken, Süleymaniye Camii de İstanbul’da kalıcı bir müslüman varlığının nişânesidir. Süleymaniye’nin manasını en güzel ifadesiyle Yahya Kemal’in ‘Süleymaniye’de Bayram Sabahı’ isimli şiirinde hissedebiliriz:

....

Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;

Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;

Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;

Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,

Senelerden beri rüyâda görüp özlediğim

Cedlerin mağfiret iklîmine girmiş gibiyim.

Dili bir, gönlü bir, îmânî bir insan yığını

Görüyor varlığının bir yere toplandığını;

Büyük Allah`ı anarken bir ağızdan herkes

Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses;

Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,

Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!..


Dini Kaynaklarda Sembolik Anlatım

Sembolik anlatımın dini kaynaklarımızda da bir yöntem olarak yer aldığını söyleyebiliriz. Kuran-ı Kerîm, Allah kelâmı olduğu için; insanlara hitap etme usulünün en iyi halini bize gösterir, en karmaşık meseleleri bile en güzel ve sade bir üslup ile verebilir. Müteşâbih ayetler, Hurûf-ı Mukattaâ gibi anlam bakımından daha kapalı ayetler ise ayrıca ehil olan alimler tarafından çeşitli yorumlarla tefsir edilmiştir. Hem Kuran-ı Kerîm’de hem de çeşitli hadîs-i şerîflerde zaman zaman mecâzî anlatım ve sembolize etme yöntemi yer alır. Örneğin, orucun başlangıç saatinin belirlenmesindeki siyah iplik-beyaz iplik hadîsi, Kuran’ın Tevrat’ı okuyup amel etmeyen Yahudileri tanımlarken kullandığı ‘kitap yüklü eşek’ benzetmesi gibi birçok yerde hem mecâz hem de remizler üzerinden daha etkileyici bir üslûp tercih edilmiştir. Böyle bir ifade ilk olarak kapalı görünse de okuyucuyu meseleyi anlamak için tefekkür etmeye zorlar. Okur, mecburen bilgi kaynağına başvurarak zihinsel bir fonksiyon icra ettikten sonra bir anlama ulaşabilir ve böylece daha kalıcı bir öğrenme sağlanır.

Bir örnek olarak şu ayetin yorumlanmasına bakabiliriz: “Körle, gören bir olmaz. Karanlıkla aydınlık da bir olmaz. Gölge ile sıcak da bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dilediğine işittirir. Sen kabirlerdekilere işittiremezsin!” Bu ayette körden kasıt kâfir; görenden kasıt mümindir. Karanlıktan kasıt batıl; nurdan kasıt haktır. Gölgeden kasıt sevap, mükâfat (cennet); sıcaktan kasıt cezadır (cehennemdir). Diriden kasıt âlim; ölüden kasıt cahildir. (3)

Mecâzî anlatım dışında dini görevlerimizin çoğunda da sembolik anlamlar gizlidir. Abdest almak bir nevi günah işleme ihtimali olan tüm uzuvların temizlenmesidir. Namaz kılmak ise varlık mertebelerinin dua şekillerini insanın toplu halde icra etmesi manasına gelebilir. Ayrıca, Hac ibadetindeki birçok görev derin mesajlar taşımaktadır. Hacer-ül Esved’in öpülerek-selamlanarak tavafa başlanması Rabb’e karşı biat tazelemektir; şeytan taşlama, İsmail’in (as) ve ailesinin şeytanın tuzağına düşmediğinin hatırlanmasıdır; Safa ve Merve tepeleri arasındaki koşu, Hacer validemizin tevekkülün içindeki gayreti ve çabasının yaşanmasıdır. En önemlisi, Kâbe’nin “Allah’ın evi-Beytullah” kabul edilmesidir. Zira Kâbe, herhangi bir mekândan münezzeh olan Rabb’in makamı olarak yaratılmışların kıblegâhıdır. Yerde insanlar, gökte meleklerin tavaf merkezidir. Bir bakıma tüm yaratılmışların başlangıç noktası, tüm günahlardan arınma yeridir. Demek ki, bazı hakikatler dünya ölçüleriyle tam olarak anlaşılamaz. Sadece sözlü ifade ile idraki sınırlanamayan ruhun remizler üzerinden bir hakikati tecrübe etmesi bir bakıma dini vecibeler ile sağlanmaktadır.

 Edebiyatta Sembolik Anlatım

 Edebiyat ve sanat; sembolik anlatımın en çok kendini bulduğu yerlerdendir. Divan edebiyatı eserlerinin çoğu, kelimelerin birincil anlamı dışında derin manalar taşıyan ifadelerden oluşur. Maalesef günümüzde bu eserler için ayrıca açıklama gerekmektedir. Çünkü sadece gördüğüne inanmayı telkin eden bu çağın şekillendirdiği zihin yapısı, görmediğini hayal bile etmekten aciz kalmaktadır.

Kültür dünyamızda, özellikle manevi değerlere dikkat çeken en mühim eserlerin sembolik dili tercih ettiğini görürüz. Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî’nin Mesnevî, Şeyh Galib’in Hüsn-ü Aşk ve Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi’nin Amak-ı Hayal adlı eserlerinde, Yunus Emre’nin şiirlerinde sembolik anlatım üzerinden değerlerimiz sanatlı bir biçimde, hatta bazen  hikâyelendirilerek aktarılmıştır.

“Süleyman kuş dilin bilir dediler,

Süleyman var Süleymandan içeru”

Yunus Emre


Örneğin bu mısra; Neml Suresi’nde geçen, Hz. Süleyman’a (as) bahşedilen insanüstü bir özellikten bahsetmektedir. Süleyman Peygamber’e (as) verilen kudret; sadece siyasi ve askeri sahada değil, yaratılmışların dilini okuyabilme ve onları yönlendirebilmeyi de içerir. Yunus Emre, kuş dili bilen Süleyman’ın içinde başka bir Süleyman’dan bahsederken, görünen yüzün arka planındaki varlığa dikkat çeker. Bununla beraber ‘kuş’, kavramsal olarak edebiyatta çoğunlukla ruh, can manasına da kullanılır. Zira can, bu dünyada beden kafesindedir.

Yine bir başka güzel örnek olan Mantıku’t-Tayr isimli eserinde Feridüddin Attar, çeşitli kuşların beraberce yaptığı bir yolculuktan bahseder. Kuşlar yolda rehberleri Hüdhüd’e sorular sorar; önlerindeki yedi vadiyi (talep, aşk, mârifet, istiğna, tevhid, hayret, fakru fenâ) geçince Padişaha ulaşabileceklerini yolda öğrenirler. Baştan sona dünyada Rabb’ini arayan insanın yolculuğunu ve kendini bilmesini anlatan bu hikâye, sembolik bir şekilde yazılmış ve insanın derinden kavrayabileceği bir hale getirilmiştir. Yoksa hikâyede konuşan bir kuş değildir, anlattığı vadiler herhangi bir toprak değildir, konuştukları dil de duyduğumuz bir lisan değildir.

Sembolik Şekiller

Daire, İslâmî geleneğin önemli bir şeklidir. Köşeli değildir; sonsuz bir oluşu simgeler. Kubbeler daireseldir; daire sonsuz bir devamlılığı, baş ile sonun birliğini gösterir. Bunun gibi mimari yapılarda ve farklı kurumların logolarında bizi yansıtan şekiller görürüz. En sık karşılaşılan şekillerden biri de hilâldir. Ülkemizdeki çoğu kişi Kızılay’ın muhtaç kimselere yardım ettiğini ve simgesinin kırmızı bir hilâl olduğunu küçük yaşlarda öğrenebilir. Avrupa’daki benzer bir kuruluş olan Kızılhaç ise Haç şeklinde bir logo kullanır. Esasında bu iki eski yardım kuruluşunun simgeleri, kurumsal temellerinin dini değerlere dayalı olduğunu göstermektedir. Kızılay’daki ve tüm ambulanslarımızdaki hilâl işareti, yardıma muhtaç olduğu zamanlarda insana fark etmediği bir lisan ile sükûnet ve sabır telkin eder. Ayrıca dinin yardımlaşma ve dayanışma fonksiyonu bu motif üzerinde temsil edilmiş olur. Aynı şekilde cami kubbe ve minarelerinin en üstünde hilâl, kiliselerde ise haç figürü bulunur. Bu şekilde, yalnızca hilal motifi üzerinden verilen derin bir mesaj, bu şekil her görüldüğünde tazelenir.

Başka bir örnek verecek olursak; kültürümüzde oldukça yaygın olarak kullanılan Selçuklu Sekizgeni, her bir köşesi farklı bir değeri temsil eden sekizgen bir yıldızdır. Bu geometrik desen; camilerimizin tavanlarında, kapı işlemelerinde, tezhib sanatında birçok yerde karşımıza çıkar.  Selçuklu sekizgeni dışında kültürümüzde yer alan ama unuttuğumuz bir başka sembolik şekil de Süleyman mührüdür.(4) Günümüzde Yahudilere has bir sembol gibi algılanan bu 6 köşeli yıldız, aslında Süleyman Peygamber’in (as) gücünü temsil eder ve Müslüman toplumda eski devirlerden beri bilinen ve kullanılan bir motiftir. Selçuklu Ahlat Mezarlığı’ndan Osmanlı dönemindeki padişah gömleklerine, Barbaros Hayrettin Paşa’nın sancağından çeşitli cami süslemelerine ve tarikat kıyafetlerine kadar birçok yerde bu yıldız motifi kullanılmıştır. Çok yakın bir tarihte, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın girişine asılan, denizcilik tarihimizin en büyük amirali olan Barbaros Hayrettin Paşa’nın sancağı üzerinde de aynı motif bulunmaktadır.

Ayrıca bu sancakta bulunan diğer figürler; Hz. Ali’nin kılıcı Zülfikâr ve Pençe-i Âli Âbâ denilen olarak bilinen avucu açık bir el resmidir. Pençe-i Âli Âbâ, örtünün altındaki beş kişi manasındadır ve Hz. Peygamber (sav) ile beraber Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i sembolize eder.   Bu vesile ile Peygamber Efendimiz’in (sav) soyunun devamı ve O’nun en yakını olan zâtları bir simge üzerinden hatırlatır ve hepsinin bir olduğunu, Hz. Hasan Efendimiz’in Hz. Peygamber’den ayrı olmadığını şekil üzerinden anlatır. Âli Âbâ ve Ehl-i Beyt sevgisinin günümüzde sadece bazı gruplara has bir tutummuş gibi algılanması, bu birlik inancına zarar veren son dönemlerde ortaya çıkan yanlış bir temâyüldür.(*)

Uzun lafın kısası, işaretlere baktığımızda kendi mirasımızda bulunan manaları anlayabiliyorsak, kendi dilimizi konuşabiliyoruz demektir. Anadolu müslümanı; birçok mimari eserimizde kullanılmış olan Selçuklu sekizgenini, Süleyman mührünü, Zülfikâr’ı, Tâcı, Hırkayı, Gülü, Laleyi kendi isminin manası kadar iyi bilmelidir ki, hafızasını diri tutabilsin. Aksi taktirde kendisine biçilen kefene girmeye razı ölüler gibi, ne olduğundan habersiz bir biçimde dünyaya gelip giden yığınlara dönüşmek tehlikesi söz konusudur.


Modern çağ, gelenekten kopukluğu, her şeyin geçici ve tek kullanımlık versiyonunu hayatımıza getirdiği için, belki tarihi-kültürel bağın önemini fark etmiyor olabiliriz. Fakat biz müslümanlar, insan bedeninin geçici, ruhun ise kalıcı olduğuna inanan ve ebedî değerlerin önemini bilen bir milletiz. Bir sonraki neslin kendi dilini, kültürünü, tarihi hafızasını ve ideallerini edinebilmesi, ancak geçici olmayan eserleri okuyabilmek ve onların dilini çözebilmek ile mümkündür. Bunu kazanabilmek için, işaretleri takip etmek, hakiki değer taşıyan başyapıtları öğrenmek üzerimize vazifedir. Velhasıl, ilk olarak Hz. Adem’in (as) bina ettiği Kâbe’yi; Efendimiz’in(sav) kurduğu örnek şehir modeli olan Medine’yi ve ilk kıblemiz, Mirâc’a yükselişin merkezi, geçmişteki tüm Peygamberlerin Rasûlullah Efendimiz’in (sav) arkasında namaza durduğu Mescid-i Aksâ’yı anlamamız ve sahiplenmemiz gerekmektedir.

Ne demişler: “Ârife bir işaret yeter.”


Kaynaklar:

  1. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Remiz
  2. Tasarım Fikri, Gavin Ambrose, 2013, s.84, Literatür Yayıncılık
  3. Kuran’da Sembol ve Sembolik Anlatım, İdris Tüzün, 2015
  4. Bu konu ile ilgili daha geniş bir anlatım için bknz. Altı Köşeli Yıldız, Abdülkadir Tok, Minber-i Aksa Dergisi 37. sayı
  5. Mitoloji Kitabı, Alfa Yayıncılık
  6. Semboller ve İşaretler, Alfa Yayıncılık
  7. Savaş Metafiziği ve Sembolik Silahlar, Julius Evola, Renê Guênon, İnsan Yayınları
  8. Tarikat Kıyafetleri, Yahya b. Salih el-İslamboli, Haz. Serhan Tayşi, Mustafa Aşkar, Sufi Yayıncılık

Dipnot:

* Hz. Peygamber (sav) Ümmü Seleme’nin evinde iken, “Ey Ehl-i beyt! Allah kusurlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak ister” (el-Ahzâb 33/33) meâlindeki âyet nâzil olmuş, bunun üzerine Peygamber Hz. Ali’yi, Fâtıma’yı, Hasan ve Hüseyin’i abasının altına alarak, “Allahım, benim ehl-i beytim işte bunlardır; bunların kusurlarını gider, kendilerini tertemiz yap!” diye dua etmiştir.

Paylaş:
4 Nisan 2020