ANAHTAR TESLİMİ
449

ANAHTAR TESLİMİ

Kevser Kıran

       Bir mülkü satın aldığımızda veya kiraladığımızda, o mülk üzerinde tasarruf hakkımız olduğunu beyan etmek için “Anahtarı teslim aldık” deriz. Oradaki “Biz” kelimesinin içine kimler dahil ise o evin hükmü de onlara aittir. Mülk sahibi, istediği gibi yerleşir; istediği gibi kullanır; ister açar ister kapar; istediğini içeri alır; istemediğini dışarı çıkarır. Zira anahtarları tutan el kapıya sahiptir, kapıya sahip olan da eve hükmetme ve yönetme hakkına. Bu kaideye binaen, şu yer küresi de  insanoğlunun belirlenmiş bir müddet için yerleşip yaşaması için yaratılmış olan büyük bir hanedir. Peki, bu dünya hanesinin anahtarı kimin elindedir ve nerededir?

Ey yeryüzü, anahtarların nerede senin, bulsam...

Bulsam da umutlarımın kandilini yaksam!

       Yeryüzünden öte âleme canlı olarak gidilip dönülebilen tek kapı Kudüs'tür. İlk önce Hz.İsa (as) o kapıdan ruhu ve bedeniyle canlı bir insan olarak çıkartılmıştır ve döneceği günü beklemektedir. İkinci olarak da Kâinatın Sultanı Efendimiz (sav); bu dünyanın altın oranla ispatlanmış olan en gözde noktası, başköşesi, en kıymetli misafirin ağırlandığı selamlık olan Mekke'den bir gece yürüyüşüyle Kudüs'e getirilerek aynı kapıdan çıkmış ve birçok haber ve hediyelerle geri dönmüştür. Açıkça görüleceği gibi, yeryüzünün ve bu âlemin kapısı Kudüs'tür. Kapının anahtarı ise elbette Mescid-i Aksa'dır.

     Neden mi? Hz. Davud (as) tarafından inşası başlatılan ve Hz. Süleyman(as) tarafından tamamlanan Mescid-i Aksa, Süleyman Peygamber'in duasının kabulü neticesinde, kuruluşundan kıyametine kadar bu dünyada görüp görülebilecek en büyük saltanatın merkezi olmuştur. Tarih boyunca, Babillilerin, uygarlığı ile dünyayı hayrete düşüren Mısırlıların, imparatorluğu dillere destan olan Büyük İskender'in, çok uzun zaman dünyanın süper gücü olan Romalıların ve nihayet Müslümanların bu toprakları sahiplenip hizmetini şerefli bir vazife bilmesi ve yıllarca Müslüman-Türk milletinin üç kıtaya hâkimiyeti de gösteriyor ki; bu mübarek beldeye sahip olan dünyayı da yönetir. Anahtarı elinden kaçıranın ise devleti dağılır. 

      Kısacası Mescid-i Aksa, adeta bu dünya âleminin anahtarıdır. Ne yazık ki, o mübarek anahtarı cebren ve hile ile ele geçiren 7 milyon Yahudi, 7 milyar dünya nüfusuna tahakküm etmektedir.

Demek ki, aynı prensip hâlâ geçerlidir. Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ tarafından: “Çevresini bereketlendirdiğimiz”(1) diye tarif edilen Mescid-i Aksa'yı tutan ele bu bereketin dolması tesadüf müdür? Tesadüflere inancında yer vermemiş bir dinin mensupları olan bizler için de cevap bellidir.

     Peki biz bu işin neresindeyiz? "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım."(2) diyen Rabbimiz, Hz. Âdem ve evlatlarına yeryüzünde kendi şeriatını yürütme ve yaşatma vazifesi vermiş, insanı bununla şereflendirmiştir. Hz. Âdem (as)'dan itibaren; insanlar ilahi mesajı bozdukça, unuttukça, çarpıttıkça tekrar tekrar yollanan tüm nebiler (peygamberler), Allah'ın yolunda yürümenin ve Allah'ın hükmünü yeryüzünde yürütmenin düsturlarını insanlara hatırlatmıştır. Miraç mucizesinin öncesinde, Mescid-i Aksa'da Hâtemü’l Enbiya Resul-i Ekrem Efendimiz(sav)'in yüz yirmi dört bin peygambere imam olup namaz kıldırması, hepsinin getirdiği hidayet yolunun en son ve en şümullü tek ve son vârisi olduğunun da ilanıdır. Bunun sonucu olarak anlamamız gereken bir diğer gerçek de şudur ki, yeryüzüne nice ümmetler gelmiş geçmiştir. Biz Son Peygamber'in ümmeti olan Ümmet-i Muhammed olarak hepsinin yerine vâris olmuşuz, hepsinin halefi durumundayız ve bundan böyle bütün dünyada Allah'ın hükümlerini yürütecek, yeryüzüne sahiplik edecek ve yönetecek olan da bizleriz. Yani esasında; kapı da anahtar da bize emanettir.

Gecenin koynunda ışıldar göğün seçkin mücevherleri

İzler, nuru göğe yükselen Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevi,

Ve yüz yirmi dört bin peygamberin namazgâhı Beytül Makdisi...

Yoktur ne yerde ne de gökte onların nurunun misali!

       Ey yeryüzü! Sen seni sahiplenecek esas emanetçini ararken, bizler temel görevimizi yapmaktan aciz kalmışız! Halifelik şöyle dursun, selde sürüklenen cisimlerden farkımız kalmadı! Hani Fahr-i Kâinat(sav) Efendimiz bize haber vermişti ya… Bize çullanmak üzere yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi birbirlerini çağırdığı günler(3) üstümüze çöktü. Bir selin getirip yığdığı, hiç bir ağırlığı bulunmayan çer çöpler gibi yığıldık toprağın üstüne. En kalabalık biz olduğumuz halde güçsüz ve hükümsüz olduk. Üst üste koysan boyu topuklarımıza varmayacak bir güruh tarafından zulme tabi olduk. Kendimizi görüp anlamayı, Allah'ın bizi nerede ve nasıl görmek istediğini, bizim nerede ve nasıl olduğumuzu kıyaslamaktan bîhaber kaldık. Ve anahtarlar elimizden alındı…

      Çünkü biz talebimizi kaybettik. Mescid-i Aksa'yı almadan gülmeyi kendine haram eden Salahaddinvâri yüreklerimizi; “Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli! ” diyen Mehmed Akif gibi duyarlılığımızı kaybettik. Mâbedimizin alnı necis ve lanetli İsrailoğlu çizmesinin altında kaldı. Âlemlere rahmet Muhammed Mustafa(sav) secdegâhına kim bilir kaç İsrailoğlunun kopası ayakları değdi! Soruyorum size: Hiç yüreğimiz yırtıldı mı? İçimiz titredi mi?

    “Biz Yahudîler, İsrail devletini kurmak için günde 24 saat çalıştık. Müslümanların bu devletimizi yıkmaları için günde 25 saat çalışmaları gerekir.” diyen İsrail’in ilk başbakanı David Grün Ben-Gurion (1886–1973) gibi itiraf edebileceğimiz bir çalışmamız oldu mu? Yoksa kapıyı da anahtarı da mezkûr lanetli kavme bırakıp, itilip kakılmak üzere paspasın üstünde yatmaya aşina mı olduk?

Kaynaklar

1- İsra, 1.Ayet

2- Bakara, 30. Ayet

3- Ebû Dâvûd, Melâhim 5

Paylaş:
1 Nisan 2020